26 Şubat 2019 Salı

Aramızdan Ayrılışının 58. Yılında Hasan Âli Yücel

Hür birey olmanın ilk şartı ise Hasan Âli Yücel'e göre dürüst olmaktır: "Ancak düşündüğü şekilde hareket eden insan hürdür. Hiçbir riyakâr, hiçbir yalancı hür olamaz. (...) Doğrudan doğruya hakikati ve hayrı kendi ruhuna amaç bilmiyen, belki kurnaz bir adam olabilir. Fakat hiçbir zaman akıllı sayılamaz ve hür olamaz."
Hasan Âli Yücel'i,oğlu,değerli şair Can Yücel'in "Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim" şiirindeki dizeleriyle tanımak onu bilmeyen insanların da onu sevmesine yol açacaktır kuşkusuz:
(Şiirden en sevdiğim dizeleri buraya eklemek istedim):
(...)
Bilmezdi ki oturduğumuz semti.
Geldi mi de gidici -hep, hepp acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Bugün çağın en güzel gözlü müfettişi, eğitim ve düşün insanı değerli Hasan Âli Yücel'in aramızdan ayrılışının 58. yıl dönümü.
Atatürk'ün ölümünden sonra, 1938-1946 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapan Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet Döneminin, çok yönlü kişiliğe sahip seçkin bir eğitim, kültür ve siyaset adamı olarak kabul edilir.
Eğitimden felsefeye, tarihten edebiyata kadar birçok alana ilgi duyan ve bunlar hakkında eserler ortaya koyan Yücel, eğitim sistemini ezberci, kolaycı, tek tip insan yetiştirmekten çıkartıp memleketi muasır medeniyetler seviyesine getirmek için sayısız çalışmalar yapmıştır. 
Katkıda bulunduğu ve kendisi hakkında bilinmesi gereken önemli noktalar;
  • Çeviri bürosunu kuruyor ve 6 yılda 496 eserin çevirisi yapılıyor. 1967'ye kadar 1000'in üzerinde eser Türkçe'ye çevrilmiştir.
  • Bakanlığı döneminde konservatuvar ile tercüme bürosu arasında ilişki sağlanmış, çeviriler yoluyla Türk tiyatro yazarları ve oyuncuları için örnekler sunulmuştur.
  • Hasan Âli Yücel'in açılışını yaptığı 'Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nin 2018 yılının Aralık ayında 74.sü düzenlendi.
  • Saffet Arıkan zamanında 'Köy Eğitmeni Projesi' başlatılıyor, Hasan Âli Yücel bu projeyi devam ettirmiştir.
  • İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte Köy Enstitüleri'ni kurmuşlardır. (Köy Enstitüleri hakkında YÖK tez sayfasında 56 adet tez var.)
  • Hacettepe Üniversitesi'nde güzel sanatlar fakültesi Hasan Âli Yücel zamanında kurulmuştur.
  • Mustafa Kemal Atatürk ile olan yurt dışı gezilerinde dilin sadeleştirilmesi konusunu tartışıyor ve öncelikle coğrafya ile ilgili çalışmalar yapmıştır.
  • Hasan Âli Yücel 40 yaşında iken, Behçet Kemal Çağlar 1940'ta yazdığı kitapta onun şair kişiliğine değinmiştir.
  • Yakup Kadri, Hasan Âli Yücel hakkında kitaplar yazmıştır: "O, kalender bir insandı. Kalender meşrep olan bir adam geniş yürekli ve muhabbet dolu olur. İşte Hasan Âli Yücel derviş gibi adamdı. Küçükle küçük, büyükle büyük olur idi." demiştir.
  • 1945 yılında anayasanın dilini Türkçeleştirmiştir. Kendisi en büyük dil milliyetçisidir.
  • Bir başka önemli işlerden biri de bakanlığı zamanında üniversiteler kanununun çıkartılması için gösterdiği destektir. Yücel'e göre, ''İlimde hürriyet, fikirde hürriyet demektir. Hürriyet olmayınca şahsiyet olmaz. Üniversite özerkliğinin getirdiği hürriyet; istediği gibi hareket etme, derslere girmeme, siyasi faaliyette bulunmak demek değildir." Hasan Âli Yücel'in bu kanunu ile rektörler öğretim elemanları tarafından seçiliyor.
  • UNESCO, 1997 yılını ''Hasan Âli Yücel Yılı'' ilan etmiştir.
Yücel Ailesi

Aramızdan ayrılışının 58. yılında Hasan Âli Yücel'i büyük bir saygı ve özlemle anıyorum. Bir öğretmen olarak emekleri için minnettarım kendisine, mekânı cennet olsun...

1 Aralık 2018 Cumartesi

Öğretmenlik Demek...

Başlıkta da okuduğunuz üzere öğretmenlik üzerine birkaç kelam etmek istiyorum. Anlatıma bu dönemin başına giderek başlamak istiyorum. Dönem başı dediğim kavramı biz eğitimciler, anne ve babalar iyi bilir aslında. Dönem başı bizce Ocak ayını değil de okulların açıldığı zamanı kapsayan bir dönemdir. Bu sebeptendir ki benim dönem başı dediğim kavram tam olarak geride bıraktığımız Eylül ayı idi. 30 Eylül'deki ALES'e hazırlanıyordum ki bir gün Uludağ Üniversitesi'nin sitesini incelerken karşıma okulun yüksek lisans ve doktora için ek kontenjan açtığını gördüm ve çok heyecanlandım. İlk olarak bu haberi annemle ve diğer aile üyeleriyle paylaştım. Mezun olduğum alan olan 'Sınıf Eğitimi' nin yine aynı isimle geçen alanına yüksek lisans başvurumu yaptım ve mülakata çağrıldım. Mülakatta gerçekten çok heyecanlanmış ve cevabını bildiğim bazı sorulara dahi cevap verememiştim. Niçin böyle olmuştu bilmiyorum ama Temmuz ayında çağrılmadığım mülakattan sonra bu mülakat da beni çok üzmüştü. İki hafta kendime gelemedim derken karşıma bir iş imkanı çıkmış ve bunu hemen değerlendirmek için işe başlamıştım. İş dediğim ise, bir etüt merkezinde ilkokul 4. sınıf öğrencilerinin ödevlerini yaptırmak ve çocukları eve ödevsiz yollamak idi. Ama keşke her şey bundan ibaret olsaydı dedim ilk gün çalıştıktan sonra. Gerçekten yoruluyordum ve çocuklar ödevlerini yapmak bir yana enerjilerini atmak için ödev dışında her şey ile ilgileniyorlardı. Etüt merkezinde ortak kullanımda olan bir bilgisayar vardı ve öğrenciler buradan 'çoğunlukla' biz öğretmenlerden resim boyaması çıktısı almamızı ve onlara vermemizi istiyorlardı. İşin ikinci gün bunun böyle olmayacağını kendime kabul ettirsem de nihayetinde karşımdaki bir çocuktu ve onun isteği oyun ve boyama idi. 15 öğrenci vardı ve elbette 14:00-17:00 arası ödevini yapmayan veya yapmak istemeyen ve geriye kalan öğrenciler oluyordu. Ödevlerini tamamlamadan eve göndermek etüt merkezinin istemediği bir olguydu resmen. Ama bu cümlelerimden bu yeri kötülediğim asla anlaşılmasın çünkü kötü sandığımız olaylar bile bize bir deneyim kazandırır ve bizi olgunlaştırır; buna inanıyorum.

İşin üçüncü günü ayaklarım resmen geri geri gidiyordu. Sevmediğim bir işte çalışmak bana göre değildi, en azından olmamalıydı. Bunun için o günü de atlattıktan sonra düşünüp işi bırakmaya karar verdim. Müdürü aradım ve işi bırakmak istediğimi belirttim. Müdür üzgün bir sesle bu haftayı bitirmemizi söylese de bırakmak istediğimi yineledim ve iş bıraktım. O an gerçekten dünyanın en mutlu insanı gibiydim, bu enerjinin verdiği mutluluk paha biçilemezmiş onu anladım. Önümde, 18 Kasım'da, bir tane daha ALES vardı ve ona çalışmaya devam ettim. Aynı zamanda ücretli öğretmenliğe başvuru yapmış, buradan da gelecek bir haberi bekliyordum. Kasım'ın başı gibi ücretli öğretmenlik çıkmış, Osmangazi İlçe MEM'i aradığımda bu şansı kaçırdığımı öğrenmiştim. ALES çalışmalarıma devam ederken 12 Kasım sabahı Mudanya'da kahvaltımı yaptıktan sonra telefonuma Atıcılar'da bir ilkokulda öğretmen açığı olduğu mesajını alır almaz Osmangazi İlçe MEM'i aradım ve başvurum onaylandı. Görevli, bugün işlerimi halledip yarın başlayabileceğimi söylediğinde çok mutlu olmuştum. Şehreküstü'ndeki Osmangazi İlçe MEM'e gidip tüm belgelerimi tamamladıktan sonra çalışacağım okulu görmek ve belgelerimi teslim etmek için okula gittim. Okulun müdürü ile tanıştım ve memur bana belgelerimi tamamlayıp yarın göreve başlayacağımı söyledi. 13 Kasım 2018 itibariyle öğretmenlik görevime başladım. Öğrencilerimi çok merak ediyordum, neleri severler, nelerden hoşlanırlar, en sevdikleri renk nedir... Çocukların anlatacakları o kadar çok şey vardır ki! 

Ertesi gün oldu ve okula gittim, belgelerimi eksiksiz teslim ettim ve görevime başladım. İki ay veya daha fazla birlikte vakit geçireceğim öğrencilerimin yanına çıktım ve şaşkınlıkla baktılar. Bana yeni İngilizce öğretmeni olup olmadığımı sordular, ben de onlara, onların yeni sınıf öğretmeni olduğumu söylediğimde yarı heyecanlı yarı meraklı şekilde sorular sormaya başladılar. İlk derslerinin İngilizce olduklarını söylediklerinde öğrencilere iyi dersler dileyip öğretmenler odasına gidip oturdum. Öğretmenler odasına girip oturduğum vakit tüm öğretmenler ''Hoş geldiniz, hayırlı olsun'' cümlelerini kurdular. Yıllardır merak ettiğim öğretmenler odasının içine girmek başta biraz tuhaf hissettirse de ortama kısa sürede uyum sağladım. Sıcak bir ortam vardı ve öğretmenlerin hepsi birbiriyle olumlu iletişim halinde idiler. 4. sınıf öğretmeni olduğum için diğer 4. sınıf öğretmenleriyle hemen sohbet ortamı oluşturup güzel bir iletişim sağladık. Bilmediğim şeyleri onlara sorarak öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum. Meslekî gelişim için meslektaştan daha iyi bir kaynak olamaz şüphesiz.

Öğretmenlik mesleğimde tam tamına iki haftamı doldurdum. Öğrencilerime bir şeyler katmanın yanı sıra onların bana her gün yeni şeyler katmalarını çok seviyorum. Dün neler yaşamışlar, rüyalarında ne görmüşler, ne yapmak istiyorlar, hangi konularda eksikler... Her şeyi anlatıyorlar ve ben onları dinlemeyi çok seviyorum. Başlıkta da belirttiğim gibi bana göre öğretmenlik demek artık öğrenciye bilgi aktarmak değil, onu dinlemek, onun baktığı pencereden bakmak, o pencereyi sonuna kadar açmak hatta bazen o pencereden dışarı çıkmak... Öğretmenlik demek, öğrencinin saçını toplamak, ayakkabısını bağlamak, üzüntüsüne ve sevinçlerine ortak olmak, ona güvenmek, ona sımsıkı sarılmak, ona gülümsemek demek... Önümde güzel bir süreç olduğunun farkında olduğunu belirterek sözlerimi değerli Recep Nas öğretmenimin şu güzel ve anlamlı sözüyle bitirmek istiyorum: 

''Her çocuğun başarıyı tatmasını sağlayın.''

25 Temmuz 2018 Çarşamba

Hocaların Hocası, 100 Yıllık Bir Çınar: Halil İnalcık

"72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım. Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz..." Halil İnalcık

Bu yazımda sizlere, bugün aramızdan ayrılışının ikinci yıl dönümünde büyük bir sevgi ve saygıyla andığımız Prof. Dr. Halil İnalcık'ın 100 yıllık üretken, verimli, vatansever ve daima doğru bilginin peşinden koşan yaşamını anlatacağım. Mekânı cennet olsun...

İlk Yıllar

Halil İnalcık, 7 Eylül 1916'da İstanbul'da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım'dır. İlk tahsilini 1923-1930 yılları arasında Ankara Gazi Mektebi'nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi'nde devam etti. Orta tahsilini 1931'de Ankara'da Gazi Muallim Mektebi'nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi'nde tamamladı. 

Akademik Kariyerin Basamakları

Yüksek tahsiline 1935'te Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde (AÜDTCF) başladı. 1940'ta mezun olan İnalcık, Timur üzerine hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü'nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940'da Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Kürsüsü'ne ilmî yardımcı olarak tayin edildi. 1942 yılında 'Tanzimat ve Bulgar Meselesi' başlıklı doktora tezini verdi. 1943'te 'Viyana'dan 'Büyük Ricat'e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı' başlıklı teziyle doçentliğe atandı. Yakınçağ Bölümü'nde doktorasını tamamladıktan sonra, 1942-1972 yılları arasında aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürdü.





Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul'da Osmanlı Arşivlerinde ve Bursa Şer'iyye Sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947'de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi. 

Başarılı Bir Öğrenci: İlber Ortaylı

Halil İnalcık 1953-54 senesi ders döneminde, Columbia Üniversitesi'ne ziyaretçi öğretim üyesi olarak davet edildi. Bundan sonra 1956-57 yıllarında Harvard Üniversitesi'nde birtakım araştırmalarda bulundu. 1957'de yurda geri dönerek bir zamanlar kendi okuduğu okulda, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde ders vermeye başladı. Burada ileride çok başarılı olacak parlak bir öğrencisi de vardı: İlber Ortaylı. Halil İnalcık öğretmen olmuştu fakat öğrenciliğini de ihmal etmiyordu. 1960-61 yılında Beyrut'a giderek burada Arapça öğrendi. Sonrasında aralıksız hizmet verdiği Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nden 1972 yılında emekli oldu.



Görsel, 2009-2013 yılları arasında NTV'de yayınlanan 'İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri' adlı programın 17 Nisan 2009'daki bölümünden.

Bir Bölümün Kuruluşu

Halil İnalcık 1992 yılında, İhsan Doğramacı tarafından Bilkent Üniversitesi'nde bir tarih bölümü kurması için davet edildi. Fakat bu tarih bölümü sadece lisansüstü düzeyde olacaktı. İnalcık bu bölümün başarılı bir şekilde oluşturulmasını sağladı. Aynı yıl Türkiye Bilimler Akademisi'ne (TÜBA) şeref üyesi olarak seçildi. 

Halil İnalcık 2003 ylında Bilkent Üniversitesi'nde 'Center for Ottoman Studies' adlı bir merkez kurdu. Halil İnalcık, yıllardan beri çeşitli rşivlerden topladığı belge ve defterlerin kopyalarını, yarım kalmış araştırma metinlerini, 1000'den fazla ayrıbasımı ve diğer materyalleri bu merkeze bağışlamıştır.

Yaptığı Çalışmalar ve Ortaya Koyduğu Eserler Yönüyle Halil İnalcık

Hiç süphesiz bu kısa yazıda 25'ten fazla kitabın ve 300'ü aşkın makalenin sahibi olan Halil İnalcık'ın tarih metodolojisini bütün yönleriyle değerlendirme imkânı yoktur. Burada sadece onun metodolojisi hakkında genel bir çerçeve sunulmaya çalışılmıştır.

İnalcık'ın eserlerine bakıldığında, onun Osmanlı siyasi tarihine ilişkin çok kapsamlı araştırmalar yapmış olduğu, esas ilgisini Osmanlı sosyal ve ekonomik problemleri çözmeyi esas alan tarih çalışma alanı üzerinde Fuad Köprülü ve Ö. Lütfi Barkan gibi bazı önemli tarihçiler ile 1950'lerde tanıştığı F. Braudel ve Annales okulunun önemli etkileri söz konusudur. 

Halil İnalcık'ın eserlerine bir bütün olarak bakıldığında onun Osmanlı tarihinin hemen hemen bütün dönemleri üzerinde araştırmalar yaptığı ve bu araştırmalarında muazzam bir konu çeşitliliği olduğu görülür.




Halil İnalcık'ın Mustafa Kemal Atatürk'le Olan Güzel Anısı

25 Temmuz 2016'da, tam 100 yaşındayken aramızdan ayrılan ünlü tarihçi Halil İnalcık, bu 100 yıllık yaşamına Atatürk'le bir anı da sığdırmayı başarmış. Kendi ağzından dinleyelim.





*Bu yazı BÜT(Bil Üret Tartış) dergisinin 2016 yılının Eylül-Ekim sayısında yayınlanmıştır.

22 Temmuz 2018 Pazar

Sanat Eğitiminin Eğitimdeki Yeri ve Önemi

''Sanat kendi başına bir şey değildir. O sizin içinizdedir; sizin düşüncenizin özgünlüğünü ifade etmeniz için ilginç bir yoldur.''
William Glackens

Sanatsal Düşüncenin Kökeni 

Hiç şüphesiz sanat, insanlığın tarihi kadar eski bir kavramdır. Tarih boyunca insanın olduğu her yerde sanat var olmuştur. Evrensel tarih süreci içinde her toplumun kendine özgü bir sanatı oluşmuştur. Nerede bir insan topluluğu varsa, orada yaşamı gerekli kılan maddi hayatın, sezginin, bilinçaltının, içgüdüselliğin bir etkisi olarak sanat kendini göstermiştir. 

Sanatın doğuşuna, ortaya çıkışına ilişkin kesin bir tespit yapmak olası değildir. Belki de konuyu insanlığın doğuşuyla düşünmek gerekir. Ancak alet yapabilen insanlara ilişkin en eski izlerin günümüzden yaklaşık 400.000 yıl öncesine kadar ait olduğu görüşü geçerlidir. 

Tarihte bilinen ilk resim örnekleri ise Kuzey İspanya’daki Altamira mağarasında bulunmaktadırlar. M.Ö. 16000-9000 yılları arasında yapıldığı tahmin edilen resimler Kuzey İspanya dağlarındaki mağaraların iç kısımlarında yer aldığı için su ve rüzgarın yıkıcı etkilerine maruz kalmamış ve çok az değişiklik geçirmiştir. Duvar resimlerinin yanı sıra araç-gereçler, yemek kalıntıları, ocaklar buradaki yerleşik hayatın işaretleridir. 

Altamira’nın tavanında yüzlerce hayvan resmi (geyik, yaban domuzu, at) ve işaretler vardır ve çizimlerde bizonların (yaban öküzü) ağırlıkta olması sebebiyle bizonun avcılıkta önemli bir yere sahip olduğu sonucuna ulaşılabilir. Ayrıca insanoğlunun doğadan boya elde etmesinin ilk örnekleri de bu mağara resimlerinde görülmektedir. Bu resimler renkli toprak ve kil kullanılarak yapılmış, ayrıca hematit, kömür, demir oksitle renklendirilmiş kil kullanılarak renkler oluşturulmuştur. Resimlerde boyalar kullanılarak yoğunluk farkları, gölgelendirmelerin de yapılmış olması, bazen tek bir hayvanın çiziminde üç rengin kullanılması mağara sanatının çok üstünde bir teknik becerinin işaretidir.





Sanatın Tanımı

Sanatın tanımına ilişkin tartışmalar Antik dönemden Platon'dan bu zamana kadar tartışılmaktadır. Dolayısıyla sanatın bilimsel teorilerde olduğu gibi sınırlandırılmış kesin bir tanımını yapmak olası değildir. Geçmişteki düşünürler-estetikçiler çoğu kez sanatın özüne ilişkin somut verilerden öte varsayımlar ve tartışmalar üzerinde yoğunlaşmışlardır. (Artut, 19:2013) 

Read'e göre (1974) sanattaki biçim elemanının insandaki devamlı karşılığı güzellik duygusudur. Değişmez olan duyarlıktır. Değişen, insanın algılarını ve zihinsel hayatını soyutlaştırarak kendi kurduğu arayıştır. 

Genel olarak sanat, insanların doğa karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritim gibi araçlarla güzel ve etkili bir biçimde, kişisel bir üslupla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir. (Aytaç, 1981)

Sanat Eğitimi 

İçinde bulunduğumuz çağda sanatı anlamak, sanata ilgi duymak ve sanata katkı sağlamak her birey için bir gereksinimdir. Sanat dediğimiz kavram, dünyayı anlamanın ve onu anlamlandırmanın /yorumlamanın güzel bir yolu olarak yaşamamızın içindedir. 

Sanat yapmak insan doğasının bir gereği olup toplumsal yaşamın en önemli boyutlarından biridir. Çünkü insanoğlu her zaman kendini bir nesne, olay veya yer ile ifade etmeye çalışmış varlığını böyle ifade etme yoluna gitmiştir. 

20. yüzyılın başından bu yana sanat eğitimi kavramı genel anlamda, güzel sanatların tüm alanlarını ve biçimlerini içine alan, okul içi ve okul dışı yaratıcı sanatsal eğitimi tanımlamaktadır. Dar anlamda ise okullardaki ilgili bölüm ve sınıflarda bu alana ilişkin olarak verilen dersleri kapsar. Yaygın ve tümel anlamda kullanıldığı özellikle belirtilmedikçe sanat eğitimi daha çok ''plastik sanatlar anlamında verilen eğitim'' biçiminde anlaşılmaktadır. Her iki durumda da sanat eğitimi, yetişkin eğitiminden çok yetişmekte olanların genel eğitim süreci içinde ele alınmaktadır (San, 1983).

Sanat eğitimi, genel eğitimin önemli bir parçası olarak kabul edilebilir. Ancak, sanatın bir özgünlük ve bireysel yaratıcılık olgusu olduğunu dikkate alırsak sanat eğitiminin kendine özgü çok özel yasalarının ve ilkelerinin varlığını da kabul etmek zorundayız. Bu nedenle, sanat eğitiminin eğitim dizgesi içerisindeki yerinin çok iyi belirlenmesi gerekiyor (Gençaydın, 1990).

Sanat Eğitiminin Gerekliliği

Okullarımızda sanat eğitimi derslerinin bulunmasının pek çok gerekçesi vardır. Bu gerekçeler zamana, ihtiyaçlara, araştırma uygulamalarına göre yön bulur. Dönemlere ve dönemlerin ihtiyaçlarına göre değişerek amacını ortaya çıkarır. Bu amaçlar Vedat Özsoy’a göre şöyle belirtilmiştir:

a) Görsel sanatlar esasen çözülmek üzere problem icat eder. Sanat yaratıcı düşünceyi, anında ve yerinde karar vermeyi, değerlendirme ve hemen sonuç alma yeteneğini geliştirir. 

b) Sanat doğası gereği hayal etme alıştırmalarının yapılmasını sağlar. Sanat bir değişiklik ve şimdi bildiğimizden daha iyi bir yol ve şans oluşturmak, bir ümit oluşturmak için yegane araçtır.

c) Sanat var olan kültürel çeşitliliği keşfetmek ve vurgulamak için fırsatlar sunar. Böylece duyarlılığı, (empati başkasının yerinde kendini koyma) müşterek ve karşılıklı sevgi için yapılması gerekenleri araştırmayı teşvik eder (Özsoy, 2003).

Dünyada toplumların genel amaçları uygarlaşmaya yöneliktir. Bu nedenle sanat ve teknoloji sürecinden geçme koşulu kaçınılmaz bir gerçektir. Böylelikle günümüzde duyarlı, dengeli ve sağlıklı bir toplumun en önemli koşullarından birisi ''sanat eğitimi''dir.

Yale Üniversitesindeki Tıp Fakültesi öğrencileri bir tanıyı doğrulayan ayrıntıları sık sık gözden kaçırıyorlarmış. Bu öğrencilere Güzel Sanatlar dersi verilmeye başlanmış. Sonuçta bu dersi alan öğrencilerin tanı yetilerinin geliştiği görülmüş. Bakmayı öğrenme ve ayrıntıda gezinmek; algıyı, duyuları geliştirdiği kadar zihni yetileri de olumlu etkiler. İnsan salt mantıkla örüntülü değil duyguyla da yüklüdür. O halde Bilim Eğitiminin yanında Sanat Eğitimi de gereklidir. Çünkü; sanat eğitimi genel eğitimin temel unsurlarından birisidir (Türe, 2007: 70). 

Sanat Eğitiminin Bireye Katkıları

Yaratıcılık

Yaratıcılık, bireyin öğrenme yaşantısı sonucunda öğrendiklerini birbiriyle ilişkilendirerek karşılaştığı bir sorunu çözebilmesi; bu ilişkileri kullanarak ortaya yeni, özgün bir düşünce ya da da ürün koyabilmesi olarak açıklanabilir. 

Sanat eğitiminde yaratıcılığın önemli bir yere sahip olmasındaki en baş neden, her bireyin birbirinden farklı zengin dünyaya sahip olmasıdır. 

Eleştirel Düşünme

Günümüzde birçok düşünme becerisinden biri olan eleştirel düşünmeyi bir sanat eserine bakarken kullanmak ve bireyin beyin gelişimine de katkı sağlayan unsurlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebepten eleştirel düşünmenin yeni sanat eserleri oluşmasına katkı sağladığını söylemek mümkün.

Yorumlama Becerisi

Bireyin bir sanat eseri ile baş başa kaldığı an zihninden geçen düşünceleri yoruma dökmesi ve bunlardan sayısız düşünce üretmesi sanat eğitiminin gerçek yaşamla bağlantılı en önemli noktasını oluşturur.

Kişilik Gelişimi ve Benlik

Tiyatro faaliyetleri gibi sanat formları bir çocuğun genel kişilik yapısını geliştirir. Bir çoğunu kendine güveninin oluşturulmasına ve kendisini disipline etmesine yardım eder. Birey resim sanatıyla daha fazla ilgilenmeye başladıkça daha yaratıcı ve yenilikçi düşünmeye başlar. Ayrıca kendini motive etmeyi ve başkalarıyla işbirliği yapmayı öğrenir.
Merak

Sanat eğitimi bireyin içindeki merak duygusunu ortaya çıkartır ve ona zengin bir dünya sağlar. Çizilen bir eskizden sonra, çocuk ulaştığı sonucu beğenmezse, onu siler ve tekrar çizer. Dolayısıyla “deneme yanılma” yöntemini resim dersleri aracılığı ile öğrenir ve bu tekniği hayatın farklı alanlarında kullanır. 

Sosyal Beceriler ve İletişim

İster görsel ister işitsel ister bedensel bir sanat dalıyla ilgilenen bireyin çevresiyle olan etkileşimi artar ve kendini bu biçimlerde de ifade edebileceğini anlar. Bu da iletişim dediğimiz olgunun sadece konuşma ile ilgili olmadığını anlamamızı sağlar.

Gözlemsel Beceriler

Sanat olmadan gözlem, gözlem olmadan sanat olmaz. Başta yazdığım madde olan yaratıcılığın gözlemsel becerilerin gelişmesinde de rolü çok büyüktür. Sanat ile ilgilenen birey, çevresine farklı bir gözle bakmaya başlar ve yeni ürünler ortaya koyma çabasına girişir.


Tüm insanlık tarihinin anlaşılmasının sanat formlarına (edebiyat, müzik, görsel sanatlar, dans, drama) bakarak gerçekleştiğini göz önünde bulundurursak, aslında, sanat eğitiminin ne denli önemli olduğunu anlayabiliriz.

Sonuç olarak, sanat eğitimi bireyin tüm ruhsal ve bedensel eğitimi bütünlüğü içinde estetik kaygı, düşünce ve görüşlerinin geliştirilmesini yetenek ve yaratıcılık gücünün olgunlaştırılmasını, sanatsal değerlere hoşgörü ile yaklaşma çabasını esas alır. Çağdaş sanat eğitimi herkes için gereklidir, ustalık ve beceriyi amaçlamaz. Bireyin yaratıcı güç ve birikimlerini açığa çıkararak estetik kaygı ve düşünce potasında gelişmelerini esas alır. Onların sanata ilişkin ön yargılarını kıran, sanattan anlayan, sanat destekleyicisi, seçkin sanat tüketicisi yetiştirmeyi hedefler. 


Kaynakça
  • Artut, K. (2013). Sanat Eğitimi, 7. Baskı Ankara: Anı Yayıncılık.
  • Aytaç, Ç. (1981). Sanat ve Uygarlık, s. 11-12, Ankara: Bizim Büro.
  • Gençaydın, Z. (1990). Ortaöğretim Kurumlarında Resim-İş Öğretimi ve Sorunları, s. 44, Ankara: Şafak Matbaası.
  • Özsoy, V. (2003). Görsel Sanatlar Eğitimi Resim İş Eğitiminin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri. Ankara: Gündüz Eğitim ve Yayıncılık.
  • Read, H. (1974). Sanatın Anlamı. Çev. Güner İnal ve Nuşin Asgari, s. 21, İstanbul: İş Bankası Yayınları.
  • San, İ. (1983). Sanat Eğitimi Kuramları, Ankara: Özen Matbaacılık, Tan Yayınları.
  • Türe, N. (2007). Eğitimde ve Öğretimde bir Araç Olarak Görsel Sanatlar Eğitiminin Öğrencilere Sağladığı Katkılar, Konya: Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

17 Nisan 2018 Salı

78 Yıldır Aydınlanma Işığı Sönmeyen Bir Ülkü: Köy Enstitüleri


78 Yıldır Aydınlanma Işığı Sönmeyen Bir Ülkü: Köy Enstitüleri

            ''Köy Enstitüleri, bozkırda ağaç dikmek ve tutturmaktır. Çorak bir yeri yemyeşil etmek, bir bataklığı kurutmak, susuz yere su götürmektir. Vatan sevgisi, bilim sevgisi, ekmek sevgisi ekmektir.''
Sabahattin Eyüboğlu

            Yaklaşık bir aylık bir süreden sonra blog'a tekrar yazmanın heyecanı içindeyim. Ara vermemin güzel bir sebebi vardı elbette; Ankara/Kızılcahamam'a gidip 17. Uluslararası Sınıf Öğretmenliği Sempozyumu'nda bildiri sunmam güzel bir deneyim oldu benim için. Bu konu hakkında da bir yazı tasarlamıyor değilim. Onu da yakın zamanda blog'a koyacağım, şu an bir derleyip toparlama sürecinde.

            Bugün ise özel bir gün… 17 Nisan… Aydınlanma ışığımız olan Köy Enstitüleri'nin kuruluşunun 78. yıldönümü.

            Köy Enstitüleri ile tanışmamı aslında geçmiş bir yazımda bahsetmiştim ama tekrar hatırlama ihtiyacından olacak ki burada da tekrar hatırlamak istiyorum.

            Köy Enstitüleri ile aslında sevgili Celâl Şengör sayesinde tanıştım. Fatih Altaylı'nın Teke Tek programında tanıdım Celâl hocayı. Kitaplarını okudum ve programlarını da hiç kaçırmadan izliyorum. Küçük bir not; Celâl hoca her pazartesi Habertürk Gazetesi'nde köşe yazılarıyla bizleri bilgilendirmeyi sürdürüyor. Şuraya da bugün yazmış olduğu yazıyı bırakıyorum (http://www.haberturk.com/yazarlar/celal-sengor-2466/1920948-dogal-secme-kurami-ve-turlerin-kokeni)

           Celâl hocanın benim Köy Enstitüleri ile tanışmamı nasıl sağladığına gelince. Hocanın 'Hasan Âli Yücel ve Türk Aydınlaması' isimli kitabını okurken Hasan Âli'nin fikirleri dikkatimi çekmişti ve onun hakkında yazılmış ve belki de onun yazdığı eseleri okuma isteği içindeydim. Hâlâ da öyleyim aslında. Okuduğum her bilimsel eserin kaynakça kısmına bakmaya bayılırım ve 'Hasan Âli Yücel ve Türk Aydınlaması' kitabını okuduğum sıralarda da kitabın kaynakça ve notlar kısmında sevgili Pakize Türkoğlu öğretmenimin 'Tonguç ve Enstitüleri' kitabı ile tanıştım. Çok sevdiğim bir söz vardır; ''Bir kitabın kapağını kapattığınızda aslında başka bir kitabın kapağını açarsınız.'' Tarih 25 Kasım 2016'yı gösteriyordu. O sıralar kendime bir alışkanlık edinip kitap defteri oluşturmaya başlamıştım. Başta Celâl hocanın kitabı da olmak üzere Pakize öğretmenimin kitabı için de kitapta önemli bulduğum cümleleri bu kitap defterime yazdığım sıralarda Köy Enstitüleri özel ilgi alanıma girdi diyebilirim. O gün bugündür enstitüler hakkında yaklaşık otuza yakın eser okudum, hâlâ da okumaya devam ediyorum, kitap fuarında Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği ile tanıştım, orada harika insanlarla beraber oldum ve onların derya gibi bilgileriyle kendime bir şeyler katmaya devam ediyorum.

            Köy Enstitüleri'nin ruhunu yaşatmak ve bu aydınlanma mücadelesinde yer almak gerçekten harika bir duygu ama bu duyguların en yücesini ve en özelini elbette oralarda okuyup enstitülere bir şeyler katan ve aydınlanma ışığının daima parlamasını sağlayan güzel insanlar hissediyordur diye düşünüyorum.

            Kurtuluş mücadelesinden yeni çıkmış, genç ve devingen kuşağını büyük ölçüde cephelerde yitirmiş, sanayisi olmayan, açlık ve yokluklar içinde, dış borçlarını ödeyebilme temel uğraşında olan Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk'ün önderliğinde bir yandan çağdaşlaşma ve aydınlanma devrimlerini yaşarken diğer yandan da kalkınmasının temel sektörü olan tarımın ve uygar toplumun tüm nimetlerinden yoksun durumdaki köylünün kalkındırılmasının yaşamsal önemde olduğunu görmüştür.*

            Yazar, şair, eğitimci Mehmet Başaran'ın da dediği gibi, Köy Enstitüleri, Kurtuluş Savaşı'nın eğitim alanında bir devamı, tamamlayıcısıdır hiç şühesiz. Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı'mız nasıl ülkemizin kurtuluşunu sağlamışsa, karanlıkla savaş için kurulan Köy Enstitüleri de insanımızın eğitim yoluyla kurtuluşunu, gelişmesini amaçlamıştır.

            Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır'ın tabiriyle Cumhuriyet Türkiye'sinin aydınlanma ocakları olan Köy Enstitüleri'nin kuruluşunun 78. Yıldönümü bugün. Toplumsal yaşamın kalkınmasında bir dönüm noktası olan ve 1940-1954 yılları arasında eğitim veren Köy Enstitüleri'nin ülkemizin ekonomik, toplumsal ve kültürel alandaki kalkınmasına sağladığı katkılar, günümüzün koşullarına rağmen devam etmektedir. Enstitülerin vermiş olduğu çağdaş ve devrimci eğitimle ülkemizin aydınlanmasında büyük bir yeri olan Köy Enstitüleri'nin yetiştirdiği binlerce nice insanımız, ülkemizin başta eğitim olmak üzere toplumsal ve kültürel hayatımızın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bünyesinde yetiştirdiği önemli isimlerle Köy Enstitüleri; ülkemizin 78 yılına damga vurmakta, başta eğitim ve edebiyat dünyası olmak üzere birçok disiplinde isim yapmış pek çok düşün ve bilim insanının geçmişinde önemli bir yer tutmaktadır.

            Yazımı eğitim konusunda benim bir fikir dünyası oluşturmamı sağlayan başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Mustafa Necati Uğural, İsmail Hakkı Tonguç (Tonguç Baba) ve Hasan Âli Yücel'e ithaf ediyorum. Mekânları cennet olsun...
            
Aydınlanma ışığımız olan Köy Enstitüleri'nin kuruluşunun 78. yıldönümü kutlu olsun!
















Kaynakça:

*Sındır, K., 2016. Köy Enstitüleri

12 Mart 2018 Pazartesi

V. Frankl'ın Kitabından Yola Çıkarak ''Benim Anlam Arayışım'' ve Yeni Kitaplarım

Başlıkta bahsetmiş olduğum ünlü yazar psikiyatrist Dr. Frankl'ın ünlü kitabı olan ''İnsanın Anlam Arayışı'' kitabını henüz okumuş değilim ama kitabın ismini ilk duyduğumda bu konu hakkında nedense zihnimde bazı çerçeveler anında oluştu diyebilirim. Birincisi, insan denilen varlığın bu dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren gerçekten bir ''anlam'' arayışına girmesi ve bunu çoğunlukla aldığı formal eğitimle sağladığı benim için su götürmez bir gerçekti. İkinci nokta ise eğitim sürecinde insanın bu denli bir anlam arayışına girmesinin sebepleri neler olabilirdi? Belki de hiç eğitim sürecini de işin işine katmadan bir anlam arayışına girmiş olan insanın bu süreçte yaşadığı bilgi, beceri ve deneyimleri kendine bir şeyler katma hakkında kendisini acaba ne kadar geliştirme imkanı bulabiliyordu?

Bu türlü sorular zihnimi meşgul ederken aslında olaya kendi açımdan baktım ve hâlâ da aslında bakmaya devam ediyorum. Bir yandan okul dersleri, dershane ve okumam gereken onlarca kitap ve makale dururken bir saat kendi başıma kalabildiğim bir zaman yarattım kendime. Sordum kendi kendime, ''Benim bu hayattaki anlam arayışım neydi ve ne derecede bunu gerçekleştirebiliyordum ve en önemlisi tabi ki gerçekleştirmek için ne kadar çaba sarf ediyordum?'' Bunları düşünmek günlerimi aldı, bazen not defterime notlarımı yazdım, sildim, karaladım, yeni kitaplarla yeni bilgilerle tanıştıkça eksenim kaydı ama sonunda zihnim bana bir cevap ortamı sağladı diyebilirim. Benim anlam arayışım; sevdiğim işi en iyi şekilde yapmak idi. Peki bir insan,lisans öğrenimini bitirecek olan bir insan,anlam arayışını aramakta geç kalmış değil miydi? Ne fark ederdi ki? Bazılarımız bu durumu daha erken keşfetse de içindekileri gerçekten anlamlandırmak, sıraya koymak ve önceliklerini ona göre düzenlemek yıllarını alabiliyordu elbette. Ben de bunu da düşünerek aslında pek de geç kaldığımı düşünmüyorum çünkü lisans eğitimimde okumuş olduğum yayınlar, hem sanal dünyada olsun hem gerçek dünyada olsun tanışmış olduğum insanların bana bir şeyler kattığını hissetmem benim fikir dünyamı geliştirdi aslında diyebilirim.

Fikrimce, bir insanın kendi kendine sorması gereken önemli bir sorudur aslında bu, ''Benim bu dünyadaki/hayattaki anlam arayışım ne?'' , ''Nelerden mutluluk duyuyorum?'' , ''Neler yapmak hoşuma gidiyor?'' vs. vs.

Bu konu hakkında zihnimdeki ve yüreğimdeki birikmiş düşünceleri yazıya döktükten sonra bu hafta içinde gerçekten kendimi şanslı hissettiğim bir olayı sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.

Eğitim Fakültesi'nden emekli olan bir hocam kütüphanesindeki kitaplardan ''Beğendiklerini, ilgini çekenleri al, senin olsun'' dedikten sonra almış olduğum kitapları şuraya bırakıyorum. Konu kitap olunca tabi ki dayanamadım :) 

Şu anda okumakta olduğum ve resmen aşık olduğum kitabı da altına koydum. Sevgili Nuray hocamın kitabını Bursa'daki tüm sahaflarda ve kütüphanelerde aradığımı ve bulamayıp üzüldüğümü ve ertesi gün kitabın karşıma çıkması da gerçekten hoş bir ayrıntı oldu.

Kitapla kalın, mutlu günler...










28 Ocak 2018 Pazar

Yeni Yılın İlk Ayı Biterken Kafamı Meşgul Eden Birtakım Güzel Şeyler

Birkaç yazımı göz önüne aldığımda kafamın içindeki düşüncelerin de olduğu bir metin yazmayalı uzun bir zamanın geçtiğini kabul ediyorum elbette. Zihnimi sürekli akademik yazılara yönlendirmenin beni rahatlattığını düşünsem de günlük türünde de belki de yazarak yoluma bu şekilde de devam etmeliyim diye düşünüyorum. 

Yeni yıl için Lösev'den 3 liraya satın aldığım 2018 yılı takviminde tam 27 çarpı var, saat 03:32... Tarih 28 Ocak 2018'i işaret ederken zamanın ne kadar da çabuk geçtiğini kabullenemesem de bir yere takılıp kalmayı kendime uygun bulmuyorum. Spotify'da David Bowie'den Let's Dance parçası çalıyor bu satırları yazarken. Düşüncelerimi toparlayabilmeyi ve geçmişte bir yerlere not etmeden buraya aktarmayı başarabilmeyi umuyorum.

İlk olarak zihnimin bazı zamanlarda ilgili olduğum konularda açıldığını düşünüyorum/hissediyorum. Bilmiyorum belki de size de aynı şey zaman zaman oluyordur diye umuyorum. İnsan yeni bir şey öğrenince, yeni bir şey dinleyince, okuyunca, yeni yerlere gidince, yeni tatlar keşfedince ve elbette yeni insanlarla bir arada olunca zihninin açıldığını ve belki de genişlediğini o an farkında olmasa da sonra etkilerini hayatında görmesi bu insan için bence olumlu bir etki. Bende tam olarak böyle oldu. İlk ne zaman oldu diye hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım bu genişleme ve değişme olayı ilk olarak, 2016 yılının Aralık ayında üniversitemdeki bir hocamın yanına belirli aralıklarla gidip birlikte PISA'daki 'Okuma Becerileri' konusunu tartıştığımız zamanlara denk geliyor diye düşünüyorum. Hocamla hâlâ görüşmeye devam ediyoruz ama PISA konusunda konuşmamızın hiçbir zaman beni tatmin etmediğini çünkü böyle bir değerlendirme programının her dakika değişen dünyada gereken becerileri çeşitli açılardan ölçtüğünü görmek bu değerlendirme programının tartışılmasının sonlanmasına bir anti-tez gibi geliyor olabilir. Zihnimin açıldığı/genişlediği tarihleri not ettiğim bir defterim vardı ama defteri kaybetmiş gibiyim. Her yeri aradım ama bulamadım ama hafızam biraz kuvvetli ise yavaş yavaş bu zamanları hatırlıyor gibiyim.

Hatırladığım diğer bir zaman ise 2017 yılındaki Kitap Fuarı'nda şu anda da üyesi olduğum Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği ile tanışmam ve bu dernekte birbirinden harika insanları tanımam ve onların engin bilgilerinden bugün de yararlanmam oldu.


Bu açılma/genişleme meselesinden sonra 21 Ocak'ta gerçekleştirmiş olduğum İstanbul/Kadıköy gezim sırasında satın aldığım kitapları buraya eklemek istiyorum. Akmar Pasajı idi sanırım yanlış hatırlamıyorsam, oraya girdiğimde en az 50 sahaf dükkanı olduğunu gördüm ve burayı bayağı beğendim. Oradan iki eğitim kitabı satın aldım. Ardından Türkiye İş Bankası Yayınları'nın kitapçısına gittiğimizde oradan da 3 kitap aldım. Yüzde 20 indirim olması çok iyi oldu diyebilirim. Ve son olarak 'Yürümeye Övgü' isimli bir kitabı da arkadaşımın hediye etmesi beni çok mutlu etti. İşte kitaplar :)



Ara sıra böyle yazılar yazmaya çalışacağım. Söz uçar yazı kalır...

Son olarak eklemek istediğim bir güzel haber de ' http://egitimheryerde.net ' sitesinden gelen yazarlık teklifini kabul etmem oldu.. Vakit buldukça burada eğitim başlığı altında yazılar yazacağımı belirtmek isterim :)

Aramızdan Ayrılışının 58. Yılında Hasan Âli Yücel

Hür birey olmanın ilk şartı ise Hasan Âli Yücel'e göre dürüst olmaktır:  "Ancak düşündüğü şekilde hareket eden insan hürdür. Hiçbi...