27 Ağustos 2017 Pazar

Bir Milletin Tarihinin Tekrar Yazıldığı Şanlı Zafer

         30 Ağustos, Türk'ün şanlı zafer tarihinin en önemlilerinden biridir.

         26 Ağustos 1071'de Alp Arslan'ın Kumandanlığı'nda Malazgirt'ten Anadolu'ya giren Türkler, 1922 yılının 26 Ağustos'unda, Mustafa Kemal Kumandanlığı'nda, biz Türkleri Anadolu'dan atmak için harekete geçen Yunanlıları Anadolu'dan atmışlardır.

         Bu bakımdan, Anadolu'nun Türk yurdu kalması, bu Büyük Zafer'le sağlanmıştır.

         2017 yılının 30 Ağustos'una sayılı günler kala, yine Türkleri Anadolu'dan atmak için çabalayan emperyalist güçlerle boğuşuyoruz. Gerek Kıbrıs'ta, gerek Güneydoğumuzda emperyalist güçlerin maşalığına soyunanlarla mücadele ediyoruz.

         Türk'ün Anadolu'da tutunmasının iki önemli üssü olan Kıbrıs ve Güneydoğu'da gerek Yunan yayılmacılığına, gerekse Kürt bölücülüğü ve istilacılığına karşı, 30 Ağustos önümüzü açacak bir örnek teşkil ediyor.

         Türk Tarihi'nin bu önemli zaferini, onu hazırlayan günler ve gelişmelerle ve elbette zafer muharebesi ile günümüze taşımak bu açıdan bizim için son derece önemli bir vatan görevi.

         Yazıma başlamadan önce Şevket Süreyya'nın Kadro dergisinde, 30 Ağustos'un 10. yıldönümü münasebetiyle yayınladığı yazısına yer vermek istiyorum. 10. yıl coşkusunu, bu yıl da 30 Ağustos'ta aynı şekilde yaşayacağımızı belirtmek istiyorum.

         '' 1922 30 Ağustos'undan bizi ayıran, tam on yılın zaman mesafesidir. Zaman her an biraz daha yürüyor. Bu mesafe her gün biraz daha açılıyor. Fakat bu ne garip tecelli ki, bu zaman mesafesi bizi, 1922 30 Ağustosu'ndan ne kadar uzaklaştırırsa uzaklaştırsın biz mânen ona her ân biraz daha dönüyor, biraz daha yaklaşıyoruz.
         Ona döndükçe ve ona yaklaştıkça, kanımızda sıhhatin ve heyacanımızda tazeliğin, hudutsuz coşkusunu duyuyoruz.
         Tarih içinde, bu kadar derin mânalı, fakat bu kadar yakın bir kahramanlık misali nasip olan kaç nesil vardır? Bu misalin enginliği bizi gün geçtikçe sarıyor, gün geçtikçe onu daha iyi anlıyor ve ona daha çok bağlanıyoruz.
                                                        ***
         Bugünü yaşamak ve yarını kurmak için çalışan neslin, dünün hatırasını zinde tutmak ve ona bağlanmak istemesinden ne çıkar? diyenler, bir nesil için kahramanlık seciyesinin ve ruh asaletinin menbalarını tanımayan ve kıymetini duymayanlardır. Milli inkılâp tarihimizin bütün hamlelerini ve bütün kahramanlık misallerini neslimizin tabiî mirası saymak, bu mirasa bağlanmak ve yeni inkılâp hamlelerinde bu misallerin her zaman zinde ve her zaman heyecan uyandırıcı hatıralarına yaslanmak ve onlardan kuvvet almak ahlâkı, bizim neslimizin - eğer tabii caizse - yegâne muhafazakâr vechesidir.
         Bizden evvel yetişenlerin, millet davası bahse mevzu olunca, her şeye rağmen ve her ne şerait altında olursa olsun mücadele etmek an'anesini bir inkılâp gencinin ruhuna ancak asil bir heyecan verir.
                                                        ***
         Milli mücadele, bir cephe harbi şekline istihale etmiş bir milli kurtuluş ihtilâlidir ki, bu ihtilâlde milletin cerb ve zoru, sokak mücadelesi etrafında değil, müstemlekeciliğe karşı bir harp (istiklâl harbi) ve müstemlekeciliğin dahildeki müesseslerine karşı da bir isyan (Büyük Millet Meclisi Hükümeti) şeklinde tecelli etti. Fakat Dumlupınar olmasaydı, bu ihtilâl akim kalabilirdi. Bu ihtilâl akim kalsaydı, Türk inkılâbı başlayamaz ve inkişaf edemezdi. Dumlupınar milli kurtuluş hareketimizin ihtilâl safhasını inkılâp safhasından ayıran bir hattı vasıldır.
         Hadisenin bu mânası üstünde şimdiye kadar eğer, çok yazılmamışsa bu hâl, hâdisenin herkes için kolayca idraki kabil olmayan mürekkep azametindedir. Kaldı ki, bugünkü nesil, dünkü ihtilâl davasının henüz madiyeti içindedir. Fevkalâde insanlar, fevkalâde vak'alar, fevkalâde neticeler, adeta tabiî zannettiği, tabiîliğine adeta istinas ettiği maddi bir hava gibi bu nesli sarıyor.
         Fakat gün geçtikçe, nesiller değiştikçe nazarların ihatası artacak ve o zaman 30 Ağustos 1922 tarihinin, hattâ yalnız milli tarihimiz için değil, istiklâlleri takyit olunmuş bütün milletlere verdiği maddi misal ile bütün cihan tarihinin seyri üstündeki âlemşumul mâna ve tesiri hakkında, pek çok söylenecek ve pek çok yazılacaktır.
                                                        ***
         İnkılâp, ancak, büyük hâdiseler yapmak ve büyük kahramanlar doğurmak kabiliyetinde olan milletlerin işidir. Lâalettayin bir insan cemiyeti, lâalettayin bir kalabalık inkılâp yapamaz.
         Filhakika, engin ummanlar içinde istikametini kaybedip de bağlanacak bir nokta bulamayan ve ufuklardan ufuklara maksatsız bocalayan avare tekneler gibi, ruhu müttekâsız kalan, bir ruh sefaleti ile diğer ruh sefaleti arasında manasız bocalayan milletler de vardır. Bu perişan, bu avare milleter halâs yolunu, bazen mutavaatın derin karanlığı, bazen her felaketi olduğu gibi kabul etmenin menfur mistisizmi içinde ararlar.
         Fakat şimdi biz, tarihimizde yüz kızartacak bir takım esaret hikâyelerinden başka bir şey olmayan ve istiklâl bahse mevzu olduğu zaman gençliğin kanı, bir alevden su gibi değil de, bir sarı irin gibi pıhtılaşan milletlere Dumlupınar günümüzü bir misal gibi veriyoruz.
         Ya müstemleke sokakların vebalı havası, ya bataklık kokulu mabetlerin gülünç putları önünde, insanlığından geçen milyonların, artık, mefkûreleri için asıl müttekaları vardır.
         Bunu bizzat Dumlupınar'ı yapanlardan dinleyelim:
'' Türk milletinin burada ihraz ettiği zafer kadar neticei kat'iyeli, ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kat'i tesirli bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. ''                                                    Şevket Süreyya
                                                                                                   (Kadro, sayı 8, Ağustos 1932)




       Taarruz Hazırlıkları


         Gazi Mustafa Kemal, daha Haziran ayında taaruza karar vermişti. Son zafere ulaşmak için gidilecek yol, taarruzdu. Bu katini Büyük Nutku'nda şöyle anlatmaktadır:

         '' Memleketimizde bulunan düşmanları silâh kuvveti ile çıkarmadıkça, çıkarabilecek mevcudiyet ve kudreti fiilen ispat etmedikçe, diplomasi sahasında ümide kapılmanın caiz olmadığı kanaatimiz kati ve daimî idi. En doğru kanaatin bu olduğunun, bu olacağını, tabiî olarak kabul etmek muvafıktır. Filhakika bugünün şeraiti hayatiyesi içinde bir fert için olduğu gibi, bir millet için dahi kudret ve kabiliyetin, eseri fiilî ve izhar ve ispat etmedikçe ehemmiyet intizarında bulunmak beyhudedir. Kudret ve kabiliyetten mahrum olanlara iltifat olunmaz. İnsanlık, adalet, mürüvvet icabatını bütün bu evsafı haiz olduğunu gösterenler talep edebilir. Cihan bir imtihan meydanıdır; Türk Milleti bunca asırlardan sonra gene bir imtihan, hem bu defa da en çetin bir imtihan karşısında bulunduruluyordu. İmtihanda muvaffak olmadan lûtufkârane muameleye intizar etmek bizim için câiz olabilir miydi?" 

         Gazi Mustafa Kemal, tarruz plânlarını yapıyor, Ordumuzun hazırlıklarıyla meşgul olarak ihtiyaç ve eksikliklerin tamamlanmasına çalışıyordu. Büyük Millet Meclisi 20 Temmuz 1922'de tekrar Başkumandanlık Kanunu'nu görüşmüş ve bu görüşmeler neticesinde Gazi'ye yeniden ve bu defa süresiz olarak Başkumandanlık görevini tevdi etmişti. Meclis'in bu kararından önce, Mustafa Kemal'in iradettiği şu nutuk onun yüksek şahsiyetini bir kere daha belirtmektedir:

         '' Artık Ordumuzun kuvvei mâneviye ve maddiyesi fevkalâde hiçibir tedbire ihtiyaç hissetirmeksizin, amâli milliyeyi kemali emniyetle istihsal edecek mertebeye vâsıl olmuştur. Bu sebeple fevkalâde salâhiyetlerin idamesine lüzum ve ihtiyaç kalmadığı kanaatindeyim.
         Bugün, zevalini görmekle memnun olduğumuz bu ihtiyacın, bundan sonra da tahassülünü görmemekle bahtiyar olacağız. Başkumandanlık makamının temadisi, olsa olsa Misaki Milli'mizin ruhu aslisiyle müterafık neticei katiyeye vâsıl olacağımız güne kadar devam eder. Neticei mesudeye emniyetle vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün; kıymetli İzmir'imiz, güzel Bursa'mız, İstanbul'umuz, Trakya'mız anavatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün devamında, bütün milletle beraber, en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız. Benim başkaca, ikinci bir saadetim olacaktır ki o da dâvayi mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkie rücu edebilmekliğim imkânıdır. Sînei millete serbest bir fert olmak kadar, dünyada bahtiyarlık var mıdır? Vâkıfı hakayik olan, kalb ü vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamatın hiçbir kıymeti yoktur. ''

         Büyük Taarruz


       Mustafa Kemal 20 Ağustos 1922'de, Batı Cephesi Karargâhı'nın bulunduğu Akşehir'e gelmiş ve 26 Ağustos 1922 günü sabahı için, düşmana taarruz emrini vermişti. Sabah, saat 05:30'da başlayan topçu hazırlık ateşini piyademizin taarruzu takip etti ve ilk saatlerden itibaren düşman mevzilerine girildi. 26 ve 27 Ağustos günlerinde düşmanın Afyonkarahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometre boyunca uzanmış olan müstahkem cepheleri yarılmış; düşman, mevzilerini bırakarak kuzeye kaçmaya mecbur kılınmış ve esaslı düşman kuvvetleri de Aslıhanlar civarında mahvedilmişti.
     












       















       En Büyük Zaferimiz



         Düşman Ordusunun asıl büyük kısmı, dört taraftan sarılarak Dumlupınar'da, Gazi'nin bizzat idare ettiği Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nde tamamen yok edildi veya esir alındı.

         En büyük zaferimizi Gazi'nin bizzat kendisinden dinleyelim:
(1924'te yılında Dumlupınar'da yapılan merasimde irat buyurdukları nutkun bazı kısımları).
        
         '' Tıpkı bugünkü gibi, 1922 senesi Ağustos'un 30'uncu günü saat ikide şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiş; üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman On Birinci Fırkamız (eliyle işaret ederek) şu karşıki teperlerde muharebeye mecbur edilen düşman kuvayi asliyesine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Beni buraya kadar getiren vesaitin ne olduğunu izah için hatırladığım bir iki noktayı tekrar edeceğim. 29-30 Ağustos gecesi sabaha karşı Garp Cephesi Harekât Şubesi Müdürü Tevfik Bey bermûtat o saate kadar muhtelif karargâhlardan ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinde tespit ve işaret ettiği vaziyeti umumiyeyi Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya göstermiş ve o da ''Derhal Paşa'ya göster'' emriyle Tevfik Bey'i yanıma göndermişti. Karahisar'da Belediye dairesinde bana tahsis olunan odada yatmakta idim. Beni uyandıran Tevfik Bey'in gösterdiği haritaya baktım, hemen yataktan fırladım.
         Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şu idi ki Ordularımız düşman kuvayi mühimmesini şimalden, cenuptan, garptan ihataya müsait bir vaziyet almış bulunuyorlardı. Şu halde tasavvur ettiğimiz vaziyetler tahakkuk ediyordu.
         Derhal (Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız) dedim, üçümüz de toplandık, vaziyeti bir daha mütalâa ettik.
         Katiyetle hükmettik ki, Türk'ün halâs güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşaasıyla tulû edecektir.
         Bu karara göre Ordulara yeni emir ve talimat yazıldı. Saat 6:30 oldu, fakat vaziyet o kadar mühim, o kadar sürat ve şiddet takip ediyordu ki bu tahrirî emirlerle iktifa etmek muvafıkı ihtiyat olamazdı. Onun için Fevzi Paşa Hazretleri'nden bizzat Altıntaş behemehal esir etmesini söyleyiniz'' dedim. Bu emir derakap telefonla tebliğ olundu.
         Arkadaşlar, saatler ilerledikçe gözlerim önünde inkişaf eden manzara şu idi: Düşman başkumandanının şu karşıki tepede son gayretiyle çalıştığını görüyor gibiydim.
         Düşman mevaziini saran bir daire üzerinde mevzi almış olan bataryalarımızın fâsılasız ve amansız ateşleri, düşman mevakii içinde barınılmaz bir cehennem haline giriyordu, güneş mağribe yaklaştıkça ateşleri kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu ruhlarda hissolunuyordu.
         Bir an sonra cihanda büyük bir inhidam olacaktı ve beklediğimiz halâs güneşinin tulû etmesi için bu inhidam lâzımdı. Zulmetler içinde bu inhidam vuku bulmalı idi.
         Hakikaten semanın karardığı bir dakikada Türk'ün süngüleri düşman dolu o sırtlara hücum etti. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı, kamilen mahvolmuş, perişan bakıyyetüssüyuf kitlesi bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi perhavf ü lerzan, bişekil bir kitle, acaip bir halita halinde firar için melce arıyordu. Artık gecenin huruşan zulmeti neticeyi gözle görmek için güneşin tekara tulûuna intizarı zaruri kılıyordu.''

          Başkumandan Gazi Mustafa Kemal, Ordusunun kazandığı bu eşsiz başarıyı 1 Eylül 1922'de bir tamimle Millete müjdelerken şöyle diyordu:

         '' Milletimizin bünyesindeki kudret ve mefkûreyi üç buçuk sene evvel rüfekayı mesaim ile ifade etmekten başlayarak, tahammülsüz müşkülât içinde devam eden mücahedatımızın netayici tezahür ediyor. Milletin rey ve iradesine istinadeden her işin neticesi için hayır ve saadet olduğu sabittir. Milletimizin istikbali emindir ve nusreti mev'udeyi Ordularımızın istihsal etmesi muhakkaktır. ''

         Büyük zaferden sonra yapılacak iş, kaçan düşmanı takip ederek tutunmasına mâni olmak ve denize dökerek memleketi kurtarmaktı.
         Başkumandan, 1 Eylül 1922 günü, Orduya şu emri vermişti:

         '' Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir; ileri! ''

Bu emri alan Türk Ordusu, bütün ağırlığını bırakıp kaçan düşmanı kovalayarak İzmir'e doğru yürüyordu. Ordularımız 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'i ve aynı günün akşamı Bursa'yı kurtardılar. Akdeniz, askerlerimizin zafer teraneleriyle dalgalanıyordu. İzmir'i kurtaran ordu, 16 Eylül'de Anadolu'yu Yunan istilâ ordusunun son neferinde de temizlemiş ve hareket istikametini henüz yabancı işgali altında bulunan diğer vatan topraklarına çevirmişti.


         Mudanya Mütarekesi


       Türk zaferi karşısında telâşa düşen İtilâf Devletleri, savaşı durdurmayı ve Türk isteklerini barış yoluyla yerine getirmeyi menfaatlerine daha uygun gördüler ve bunun için hazırladıkları notayı Millî Hükümet'e verdiler.

         Mustafa Kemal tarafında bu notaya, Meriç Nehri'ne kadar Trakya'nın derhal Türklere teslimi şartıyla Mudanya'da askerî bir konferansın toplanmasını kabul ettiğimiz ve konferansta Türkiye'yi temsil etmek üzere İsmet Paşa'nın tâyin olunduğu cevabı verildi. (29 Eylül 1922)

         3 Ekim günü Mudanya Konferansı çalışmalarına başladı. Anadolu zaferi kazanılmıştı. Sulh, derhâl istihsal edilecekti. 4 Ekim'de, Büyük Millet Meclisi'nde söz alan Gazi Başkumandan bu inancını şöyle haykırdı:
        
         '' Arkadaşlar! Bu Anadolu zaferi tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kadir ve ne kadar muhyi bir kuvvet olduğunun en güzel bir misali olarak kalacaktır. Önümüze dikilen bütün mevanii birer birer yıkıp aştıktan sonra bugün artık Misakı Millî'nin çizdiği hudutlar dahilinde, mesut, müreffeh ve hür yaşamak için, her ne lazımsa, bunların hepsini istihsal edeceğiz. Düşman elleriyle viran olmuş ve seve seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanıyla sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık sulhun tatlı güneşi gecikmeyecektir. ''

         Çetin tartışmalar sonunda Türk iradesi üstün gelmiş, Trakya'nın bir ay içinde Yunanlılar tarafından boşaltılması kabul edilmişti. Bu esasları ihtiva eden Mudanya Mütarekenamesi 11 Ekim 1922'de imzalandı.

           Sonuç


       Yazımı, yıllar önce yazdığı yazılarla günümüze ışık tutan usta yazar, bugün yaşadığımız durumu anlamamızda büyük rol oynamaya devam etmekte büyük payı olan sevgili Uğur Mumcu'nun yıllar önce 30 Ağustos 1992'de kaleme aldığı TBMM ve Ordu başlıklı yazısından şu alıntıyı yaparak bitirmek istiyorum:

           '' Kurtuluş Savaşı, bir soylu ayaklanma, “Kuva-yı Milliye”, köklü bir sivil direniş ve 30 Ağustos da görkemli bir askeri utkudur. (…) Savaşı kazanan ve cumhuriyeti kuran, o çilekeş o özverili Anadolu halkıdır, her cephede kan akıtan, can veren Mehmetçiktir, “tam bağımsızlık” inancı ile Anadolu'ya geçen ve emperyalist ordulara karşı savaşan ve ayaklanmaları bastıran yurtsever subaylardır; Mustafa Kemal gibi İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Karabekir Paşa, Refet Paşa, Fahrettin Paşa, Ali Fuat ve Kazım Özalp Paşalar gibi paşalardır. (…) 30 Ağustos, “emperyalizme ve kapitalizme karşı” Türk halkının ordusu eliyle kazandığı büyük utkudur. (…) Ulusal bağımsızlıkçılar; 30 Ağustos Bayramı hepinize kutlu olsun! ''
       


YARARLANDIĞIM ESERLER

  • Mustafa Kemal ATATÜRK/NUTUK
  • Hasan Latif SARIYÜCE/ATATÜRK'ÜN HAYATI, İLKELERİ, DEVRİMLERİ
  • E. KURMAY YARBAY TALAT TURHAN/30 AĞUSTOS: TÜRK İSTİKLÂL HARBİ'NDE BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ(Yukarıdaki fotoğraflar bu kitaba aittir)
  • BERNARD LEWIS/MODERN TÜRKİYE'NİN DOĞUŞU
  • ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR/TEK ADAM: MUSTAFA KEMAL(3. CİLT 1922-1938)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öğretmenlik Demek...

Başlıkta da okuduğunuz üzere öğretmenlik üzerine birkaç kelam etmek istiyorum. Anlatıma bu dönemin başına giderek başlamak istiyorum. Dönem ...